Zarar sigortası sözleşmelerinde, özellikle kredi işlemlerinin güvencesini sağlamak amacıyla lehe rehin tesisi ve bu doğrultuda sigorta poliçesine dain-i mürtehin (rehinli alacaklı) kaydı konulması sıklıkla başvurulan bir yöntemdir. Bu kayıt vasıtasıyla, sigorta konusu mal üzerinde rehin hakkı bulunan banka veya kredi kuruluşunun, gerçekleşecek rizikolar karşısında ödenecek tazminat üzerinde öncelikli hak sahibi olması amaçlanmaktadır.
Ancak sigortalı malın zarar görmesi halinde, malik/sigortalı tarafından sigorta şirketine karşı açılan tazminat davalarında dain-i mürtehinin muvafakat (onay) vermemesi veya bu muvafakat eksikliğinin usul hukuku yönünden nasıl nitelendirileceği hususu yargı kararlarında ve doktrinde ciddi tartışmalara yol açmaktadır.
Bu makalemizde, Yargıtay 11. Hukuk Dairesi'nin E. 2016/15065 K. 2017/7332 ve 18.12.2017 tarihli kararı ekseninde; zarar sigortalarında dain-i mürtehin kaydının hukuki niteliğini, dain-i mürtehinin muvafakatinin bir "dava şartı" veya "aktif husumet (taraf sıfatı)" unsuru olup olmadığını ve Yargıtay’ın bu konudaki yerleşik içtihatlarının doktrindeki yansımalarını inceleyeceğiz.
İncelemeye konu olayda davacı üretici, devlet destekli bitkisel ürün sigortası kapsamında don rizikosuna karşı fındık bahçelerini sigortalatmıştır. Bölgede meydana gelen don felaketi neticesinde sigortalı taşınmazlardaki fındık ağaçları ciddi oranda hasar görmüştür. Ancak poliçeyi tanzim eden ve aynı zamanda poliçede dain-i mürtehin sıfatıyla yer alan banka, parsellerin bir kısmı için tazminat ödemesi yaparken, komşu nitelikteki diğer parseller yönünden hasar tespiti ve ödeme yapmaktan kaçınmıştır. Bunun üzerine sigortalı üretici, hasar ödemesi yapılmayan parseller yönünden hak ettiği tazminatın tahsili amacıyla sigorta şirketi aleyhine dava ikame etmiştir.
Davalı Sigorta Şirketinin Savunması: Poliçede dain-i mürtehin kaydı bulunan bankanın davaya muvafakati (onayı) bulunmadığından davacının aktif husumet ehliyetinin bulunmadığı ve davanın usulden reddi gerektiği savunulmuştur.
Yerel Mahkemenin Yaklaşımı: Mahkeme, hasar ihbarındaki gecikmede davacının kusurunun bulunmadığını ve don hasarının komşu parsellerle aynı düzeyde olduğunu tespit ederek davanın esasına girmiş ve tazminat talebini kabul etmiştir.
Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin Kararı: Yargıtay davanın kabulü kararını bozmuştur. Yüksek daireye göre, poliçede dain-i mürtehin kaydı yer aldığından, tazminat talep etme hakkı öncelikle lehtar bankaya aittir. Sigortalı ancak rehinli alacaklının açık onayını almak kaydıyla tazminat isteyebilir. Mahkemenin re'sen gözetmesi gereken bu usulü eksikliği gidermek üzere davacıya süre vermesi, aksi halde davanın aktif taraf sıfatı (husumet) yokluğundan usulden reddedilmesi gerektiği belirtilmiştir.
Karara muhalif kalan üye, dain-i mürtehinin muvafakat vermemesinin sigortalının aktif dava ehliyetini ortadan kaldırdığı yönündeki çoğunluk görüşünün yasal bir dayanağı olmadığını savunmuştur. Muhalefet şerhinde öne çıkan tespitler şu şekildedir:
Türk Medeni Kanunu (TMK) m. 879 ve Türk Ticaret Kanunu (TTK) m. 1456 hükümleri, sınırlı ayni hak sahibinin onayının bulunmamasını, sigorta tazminatının davanın görülmesine değil, sadece ödenmesine (ifa aşamasına) engel bir durum olarak öngörmüştür.
Bu nedenle davanın usulden reddedilmesi hatalıdır. Mahkemece davanın esası incelenmeli, tazminata hükmedilmeli ancak hüküm fıkrasına "ödeme esnasında sınırlı ayni hak sahibinin muvafakatinin sağlanması" şartı bir infaz koşulu olarak eklenmelidir.
Dain-i mürtehin, kelime anlamı itibariyle rehin hakkı sahibi olan alacaklıyı ifade eder. Sigortacılık mevzuatında ise riskin gerçekleşmesi durumunda ödenecek tazminat miktarı üzerinde birinci derecede alacaklı konumunda olan kişidir. Bu kayıt, rehin konusu malın zarar görmesi halinde sigorta bedelinin rehinli alacaklıdan habersizce borçluya ödenmesini engellemek için poliçeye dercedilir.
TMK m. 879 uyarınca; Muaccel olan sigorta tazminatı, rehinli malın malikine ancak tüm rehin sahiplerinin rızası ile ödenebilir.
TTK m. 1456/2 uyarınca; Sigortacıya mal üzerinde sınırlı ayni hak bulunduğu bildirildiği veya bu durum sicille açık olduğu takdirde, ayni hak sahiplerinin izni olmaksızın sigorta tazminatı sigortalıya ödenemez. Aksi takdirde sigortacı, sınırlı ayni hak sahiplerine karşı sorumlu olmaya devam eder.
Yargıtay’ın müstekar içtihatlarında dain-i mürtehinin iznini bir "dava şartı" olarak değerlendirmesi, usul hukuku prensipleri ve doktrin tarafından ciddi şekilde eleştirilmektedir. Bu eleştirileri üç temel başlık altında toplamak mümkündür:
Yargıtay kararlarında bu muvafakat eksikliği kimi zaman "aktif taraf sıfatı (husumet)", kimi zaman "aktif dava ehliyeti" ya da "taraf ehliyeti" kavramlarıyla ilişkilendirilmektedir.
Taraf Sıfatı: Maddi hukuka ilişkin bir kavramdır ve sıfat yokluğu davanın usulden değil, esastan reddini gerektirir.
Dava Ehliyeti: Medeni hakları kullanma ehliyetine (fiil ehliyetine) karşılık gelir ve dava konusu hakkın kendisiyle doğrudan ilişkili değildir. Dolayısıyla muvafakat eksikliğini bu kavramlarla açıklayıp davayı doğrudan dava şartı yokluğundan usulden reddetmek usul ekonomisine ve kanunun lafzına aykırıdır.
Öğretide bazı yazarlar Yargıtay’ın bu yaklaşımını HMK m. 114/1-e’de düzenlenen "dava takip yetkisi" kapsamında açıklama eğilimindedir. Ancak sigorta konusu malın maliki, sigorta tazminatı üzerinde asıl hak sahibidir ve tasarruf yetkisini haizdir. Malik bizzat dava açtığı için burada dava takip yetkisi eksikliğine dayalı bir usuli ret kararı verilmesi de isabetli bulunmamaktadır.
Malikin kendi malı üzerindeki sigorta tazminatını talep etmek amacıyla dava açmasının dain-i mürtehin onayı yok diye engellenmesi, Anayasa m. 36’da düzenlenen "hak arama hürriyeti" ile HMK m. 27’de yer alan "hukuki dinlenilme hakkı" ilkelerini zedeleyici niteliktedir.
Poliçede dain-i mürtehin kaydının yer alması, kurucu değil yalnızca açıklayıcı niteliktedir. Diğer bir deyişle, sadece poliçeye bu kaydın yazılmış olması, hukuken geçerli bir rehin hakkı kurulduğu anlamına gelmez; rehnin kanunun aradığı geçerlilik şartlarına (örneğin tapuda tescil veya taşınır teslimi gibi) uygun olarak tesis edilmiş olması gerekir.
Ayrıca Yargıtay’ın bu katı "dava şartı" yorumu, uygulamada dürüstlük kuralına aykırı durumlara ve suiistimallere zemin hazırlamaktadır:
Kredi veren banka ile sigorta şirketinin aynı ekonomik grupta (holding bünyesinde) yer aldığı durumlarda, banka dain-i mürtehin sıfatını kötüye kullanarak bilinçli olarak muvafakat vermemekte ve böylece kendi grubundaki sigorta şirketine karşı dava açılmasını baştan engelleyebilmektedir.
Nitekim benzer dosyalarda yerel mahkemelerin bankanın muvafakat vermemesini "hakkın kötüye kullanılması" olarak nitelendiren isabetli kararları dahi Yargıtay tarafından salt bu yerleşik formül sebebiyle bozulmaktadır.
Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin inceleme konusu kararı ve bu yöndeki yerleşik içtihatları, dain-i mürtehinin muvafakatini bir usul hukuku engeli (dava şartı) olarak konumlandırarak sigortalının hak arama hürriyetini kısıtlamaktadır. Doktrinde ağırlık kazanan ve bizim de katıldığımız isabetli görüşe göre; TTK m. 1456 hükmü yargılamanın yapılmasına değil, yalnızca tazminatın ödeme (ifa) aşamasına ilişkindir.
Mahkemelerin bu tür uyuşmazlıklarda muvafakat eksikliğini dava şartı sayarak davayı usulden reddetmek yerine; davanın esasına girip hasar miktarını belirlemesi ve "tazminatın ödeme esnasında dain-i mürtehinin onayının alınması veya borcun bankaya ödenmesi koşuluyla davacıya ödenmesine" şeklinde hüküm kurması hem rehinli alacaklının haklarını koruyacak hem de sigortalının mağduriyetini önleyecektir.

